![]() |
'Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım. Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı, sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler...' |
ÇEKTİĞİM İŞKENCELERE İSYAN ETMELİYDİM
12 Eylül öncesinde Türkiye’nin her tarafında sıkıyönetim olduğu halde, neden
olaylar önlenemedi de 12 Eylül sabahı, ne kadar örgüt varsa hepsi bir gecede
yakalandı? Bunların isimleri, adresleri belli olduğuna göre neden o güne kadar
beklendi? General Bedrettin Demirel “İhtilale bir yıl önceden karar vermiştik,
ama henüz olgunlaşmamıştı.” demişti. O bir yıl içinde sağcı solcu binlerce genç
hayatlarını kaybetti, binlercesi de suçlu duruma düştü. Buna neden izin verildi?
Cevapları verilmeyen o kadar çok soru, o kadar değişik işkence metotları ve
hesabı dürülmeyen o kadar çok işkenceci oldu ki. Sorularımızı unuttuk, bari
yaşananları hatırlayalım dedim.
İhtilalin kaçıncı günü alındınız?
Şubat ayının sonuna kadar teslim olmadım. “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar” diye bir
dava organize edildi. Bize teslim ol çağrıları yapıldı. Kızılay’da bir büroda
kalıyordum. Bir gün kapım çalındı. Ben “Üzerimi giyiyorum” diye seslenince,
“Namahrem misin ya!” diye bağırarak kapıyı kırdılar. Zeki Kaman adlı bir
komiser, “Yazıcıoğlu, nasıl bulduk seni!” dedi. Kapının önüne çıktık. Her taraf
sarılmış. Arabanın oraya geldiğimde, birkaç taraftan vurdular. Arabada darp
yapmak istediler, karşı koydum. Dürüst Oktay adlı başkomiser, “Dokunmayın, biz
teslim ettikten sonra ne yaparlarsa yapsınlar” dedi. Atatürk Öğrenci Yurdu’nun
önünde gözümü bağlayıp ellerimi kelepçelediler. Başka bir ekibe devrettiler. Ama
gerçekte devir miydi, yoksa o süsü mü verdiler, anlayamadım. Bir nizamiyeden
geçtiğimi anladım. Kolumdan tutarak indirdiler. Daha orada sağımdan solumdan
arkamdan tekme atmaya başladılar.
Bağırıyor musunuz o anda?
Hayır, yalnız “kolumu bırakın” diye direndim. Arkadan enseme vuruldu, kafam bir
yere çarptı ve alnımdan aşağıya doğru ılık ılık kan aktı. Hakaret ede ede, vura
vura götürdüler, ayakkabılarımı, çorabımı çıkarttılar. Bir kalasın üzerine sırt
üstü yatırıldım ve iple bağlandım. O zamanki, Ülkü Ocakları’da , MHP Gençlik
Kolları’nda görev yapmış ama henüz yakalanmamış olan kişileri soruyorlardı.
Aklınızdan ne geçiyordu?
Kendi vicdanımda doğru kabul ettiklerimin dışında bir şeyi asla
kabullenmeyeceğim. Gerekirse bir ülkücü işkence masasında ölür. Böyle bir
psikolojiyle karşı koyuyorum. Beni yatırır yatırmaz serçe ve ayak parmaklarımdan
devreyi tamamlayacak şekilde cereyan verdiler. Bundan çok etkilenmedim. Sonra
bütün çamaşırlarımı çıkarttılar. O zaman haya duygusuyla direnmeye başladım ve
orada ilk hatayı yaptım. Çünkü yapılandan etkilenmiş olduğumu anladılar.
Eyvah!
Kollarım açık olarak, üzerime omuzumdan bir kalas bağladılar, -T- şeklini aldım.
Bir sandalyenin üzerine çıkartıldım. Kalas tavanda bir yere çengellere asıldı,
sandalye altımdan çekildi, havada sallanarak boşlukta kaldım. O şekildeyken
küçük parmağımdan ve tenasül uzvundan elektrik verdiler. İşkenceden ziyade
soyundurulmuş olmaktan etkilendiğim anlaşıldığı için, sonraki sorgulara
soyundurularak alındım.
Bunları yapan asker mi, polis mi?
Polis ve askerden oluşan karma bir tim olduğu kanaatindeyim. Zaten askerî
savcıların kontrolünde, askerî bir ortamda yapılıyor. Sonra beni askıdan indirip
bir demir parmaklığa götürdüler. Bileklerimden panele kelepçelediler. Yan odada
da sorgulama yapılıyor, işkence sesleri geliyor. Orada herkese “komutanım” demek
zorundaydık..
Onlar size nasıl sesleniyor?
Bizim adımız da “lan”. Bir ara omuzuma bir ot yastık kondu. Çok rahatladım.
Herhalde birisi bana iyilik yaptı dedim. Ama bir müddet sonra yastık ağırlaştı..
Dedim ki, “Şu yastığı öbür tarafa kor musunuz?” “Yasak lan” dedi. Anladım ki
yastık da işkencenin bir parçası. Yemek yok. Su içmek yasak: Bir, psikolojik
baskı gerekçesi olarak. Bir de cereyana verildiğimiz için, vücut susuz kalıyor,
ani bir su içme halinde iç kanamadan ölümler meydana geliyormuş. Bazı
arkadaşlarımızın tuvalet ihtiyacı için gittiğinde, oraya buraya dökülmüş
sulardan eliyle alıp yaladıklarını biliyoruz. Bizi soyundurdukları zaman,
üzerimizden bir kova su dökülüyor. Vücudumuzda elektrik akımı gezdirildiğinde o
su, her tarafımızı birden etkiliyor. Ayaklarımızın altına falaka vuruldu. Bir
arkadaşımız, araba lastiğinin içinde sıkıştırılarak döndürüldü. Yüzlerce
arkadaşım işkenceyi benden çok daha ağır yaşadı.
Bahçelievler katliamından da sorgulandınız mı?
Evet. “Konuyla ilgili bilgim yok” dedim. “Haluk Kırcı’yı tanıyor musun?” diye
sordular. “İsmini duydum ama ilişkim yok.” dedim. Ağzımı bantladılar, içeriye
bir kişi getirip sordular: “Muhsin Yazıcıoğlu’yla nerelerde buluştun?” O da
“Ankara’ya geldiğimde Ülkü Ocakları Genel Merkezi’ne gittim, şöyle oldu, böyle
oldu” diye anlatmaya başladı. Onu dışarıya çıkarttılar, benim ağzımı açtılar.
“Şimdi söyle lan” dediler. Dedim ki: “Bu kişi kim bilmiyorum. Gözlerimi açın.
Yüzleşelim. Söyledikleri doğru değil.”
İddiası ne?
İşte diyor ki “Ben Bahçelievler olayından sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanına
gittim, kendisi bana ne yapacağımı sordu. “Beyrut’a gitmek istiyorum” dedim. O
benim Antalya’ya gitmemi önerdi.” Dolayısıyla beni, o olayla ilişkilendirmiş
oluyor. Sonra ikimizi yüzleştirdiler. “İsmi ne bu arkadaşımızın?” dedim. “Haluk
Kırcı” dediler. Dedim ki “Haluk bu söylediklerin olmadı. Ben seninle hiç
görüşmedim. Niçin bunları söylüyorsun?” Bu sefer benim dizlerime postallarla
vurarak, “Yönlendirme” dediler. Sonra ona döndüler, “Evet Haluk sen ne
diyorsun?” dediler. Dedi ki: “Ben Muhsin Yazıcıoğlu’nu hiç görmedim.” Bu sefer
beni hemen kaptıkları gibi dışarı çıkarttılar, sonra Haluk’un feryatları içerden
geldi. Bu defa onu askıya aldılar. Orada yirmi günden fazla kaldım.
Geceleri hücrede mi yatıyorsunuz?
Hep sandalyede bağlı oturuyoruz. Hiç yatmadık 20 gün. Sonra, Haluk Kırcı ile
savcının önünde karşı karşıya geldik, gözlerimiz açık. Beni görür görmez, “Abi
özür diliyorum. Bana ısrarla ifadende, Muhsin Yazıcıoğlu’na yer vereceksin
dediler. Ben de nasıl olsa yakalanmamıştır, sırf oradan bir an evvel çıkayım
diye bunları söyledim.” dedi.
Siz onu, Bahçelievler katliamının sorumlusu olarak mı tanıyorsunuz o zaman?
Hayır, basında çokça çıktı ama ben onun katil olduğunu düşünmüyorum. Bakın, ben
geriye giderek bir olayı daha ifade edeyim. İşkence 12 Eylül öncesinde de
yaşandı. 1979’da beni yine evden aldılar. Mamak’ta 2,5 metrekarelik bir hücreye
koydular. Mazgalı da kapalı. Dört gün sonra kapı açıldı, biri geldi, gözümü
bağladı. Kollarımdan tutup bir yere götürdü. “Evet Yazıcıoğlu, dışarıda ne oldu
biliyor musun?” dedi. “Bilmiyorum”, dedim. “İhtilal oldu. Türkeş de başka bir
yerde sorgulanıyor, senin gibi. Hepiniz toplandınız” dediler. “Hayırlısı olsun”
dedim. “Hasanlar Kıraathanesi diye bir yer hatırlıyor musun?” dediler. “Yok”
dedim. “Hani Seyranbağları’nda bir baskın yapıldı” dediler. “Ha evet” dedim,
“Hatırlıyorum. Sivas’a giderken Yozgat civarındaydım, arabanın radyosundan
Seyranbağları’nda bir kıraathanenin basıldığını ve orada birkaç kişinin öldüğünü
dinledim. Hemen Ankara’yı aradım: Bu neyin nesi, bizimle bir ilgisi var mı?
Onlar da hayır bizimle bir alakası yok dediler” dedim. “Sen bu olayla ilgili
birisine görev verdin mi?” dediler. “Hayır”, dedim. “Çağırın şu vatandaşı”
dediler. İçeriye birisi alındı. “Anlat bakayım oğlum” dedi birisi. O dedi ki:
“Ben bir gün genel merkeze geldim, genel başkan seni çağırıyor dediler, Muhsin
Yazıcıoğlu’nun yanına çıktım. ‘Şu anda solcuların lideri Hasanlar
Kıraathanesi’nde oturuyor. Gidin onu halledin’ dedi bana. Ben de yanıma bir
arkadaşı aldım, gittim. Masadakilerin hepsini vurdum. Sonra da geri döndük,
Yazıcıoğlu’na görevimizi yaptığımızı söyledik.” Onu dışarı çıkarttılar. Sorguyu
yapan “Şimdi söyle bana Muhsin” diye sordu. Ben de “Böyle bir şey söz konusu
değil. Neye dayanarak bunları söylüyor. Beni yüzleştirin” dedim. Beni epey
zorladılar. Sonra beni Ankara Emniyeti’ne götürürlerken kelepçe vuran bir
görevli, bana bir sempati gösterdi. Ondan cesaretlenerek, “Dün beni nereye
götürdüler?” diye sordum. “Cezaevi müdürünün odasına götürdüler”. “Kim vardı?”
dedim, “Ankara Emniyet Müdürlüğü’nden bir baş komiser vardı” dedi.
Kim o?
Dürüst Oktay.
12 Eylül’de de sizi alan kişi
Evet. Emniyette beni bir hücreye koydular. Orada da askıya alındım, işkence
gördüm, cereyana verildim. Sonra savcılığa götürülürken benden emir aldığını
söyleyen delikanlı ile göz göze geldik. Mehmet Ali Aksümer diye bir genç. “Abi
çok özür diliyorum. Benim bacağımda yaram var. Kangren ederiz yaranı dediler,
yaramı sıktılar. Bana işkence yaptılar. Seninle ilgili ifade vermem için
zorladılar. Önüme birkaç tane olay koydular. Bu olaylardan birisini üstlenmemi
ve seni suçlamamı istediler. Ben de bu olayı kabul ettim” dedi. “Ne biliyorsan
söylersin savcıya” dedim. “Ben” dedi, “O olay olduğu tarihte cezaevindeyim.”
Ha onun için onu seçmiş ki, daha sonra kanıtlayabilsin.
Evet. Hamdi Sevinç diye bir askeri savcının karşısına çıktık. Çocuk
söylediklerini savcıya anlatmasına rağmen dikkate almayıp tutukladılar beni. 38
gün, Mamak Askeri Cezaevi’nde tecrit hücresinde kaldım. Sonra, yüksek mahkeme
dosyamı inceledi, bu çocuğun o tarihlerde cezaevinde olduğuna dair belgeler
geldi, beni bıraktılar. Burada önemli bir ayrıntı daha var. O arada simit satan
bir çocuk, bu Mehmet Ali Aksümer’i teşhis ediyor, “Katliamı bu yaptı” diyor.
Sonradan onun da bir emniyet piyonu olduğu anlaşıldı. Ancak, düşünüyorum da bu
Mehmet Ali Aksümer olay tarihinde cezaevinde olmasaydı, ortada bir tanıklık
olduğu için Muhsin Yazıcıoğlu idam edilmişti.
Sizin bir de kafes hikayeniz vardı.
Mamak Cezaevi’nde kafes diye bir yer var. Üç tarafı demir parmaklıklarla
çevrili. Biz de girdik o kafese. Her hareket için izin almak zorundasınız.
İzinsiz oturduğunuz için coplanıyorsunuz. İster bir kişi ol, ister yirmi kişi,
belli saatlerce kalk, rahat, hazır ol, yerinde say, uygun adım marş. Kafesin
içinde dört dönüyorsunuz. Ayağını şaşırttın. “Gel bakayım”, dayak. “Niye gözüme
baktın? Tavana bakacaksın” dayak. Solcular da, ülkücüler de aynı kafeste.
Konuşmak yasak. Kesinlikle, sağına soluna bakamıyorsun. Sadece önüne bakacaksın.
Çağrıldığın zaman tavana bakarak gideceksin.
Kafeste marş söyletiliyor mu?
Evet. İzmir Marşı, Eskişehir Marşı. Saat 16’da İstiklal Marşı söylettiriliyor.
Tuvalet ihtiyacınız oldu, uygun adım marşla gidiyorsunuz. Ben bunu yaşamamak
için hiç tuvalete gitmek istemedim. Sonra koğuşa gönderildim. 51 kişiyiz, 7’si
ülkücü, gerisi sol gruba mensup. Nöbetleşe karavana almaya gidiliyor. Orada
sorular soruyorlar. Cevap veremeyenler ve bağırarak söylemeyenler dayak yiyor.
Zemin 1-2-3 diye bir koğuş var Mamak’ta. Orada kalanlardan birinde tetanos
çıktı, birine verem teşhisi kondu. Dilekçeler yazdırıyorlar diyorlar ki: “Bu
koğuş sağlıksızdır, kapatılsın.” Hiç cevap verilmiyor. Bir gün, Kenan Evren,
Erzurum’da konuşma yapıyor. Megafondan da cezaevine dinletiyorlar. Evren diyor
ki, “Bizi denetlemeye hakları yok. Biz bağımsız bir devletiz.” Halbuki o konuşma
sırasında cezaevi içinde Avrupa’dan gelen İnsan Hakları Komitesi dolaşıyor.
Ülkücüler, “Kendi devletimizi yabancı birisine şikayet etmeyiz” diyorlar.
“İşkence oldu mu?” deyince, “Türk devleti işkence yapmaz. Bu bizim iç
sorunumuzdur” diye milli bir duyarlılıkla konuşuyorlar.
Bunun adı milli duyarlılık değil ki. Suça ortak olmak.
Yabancılara şikayeti onurumuza yediremiyoruz. Bu milli gururumuzu incitiyor.
Uzun süre şikayet etmemekte direndik. Ama bir gün, İnsan Hakları Komitesi
koridordan geçerken bizim çocuklardan birisi, Almanca olarak “Zemin 1-2-3’ü
kontrol edin” diye bağırdı. Heyet duruyor, kapıyı açtırıyor. O koğuşa
giriyorlar, sadece bir kokluyorlar ve diyorlar ki: “Bu koğuşta insan yaşayamaz,
kapatılsın.” 45 dakikada koğuş kapatıldı. Ondan sonra başka bir psikolojiye
kapıldık. Yani kendi devletimize, hukukumuzu koruması için yaptığımız
müracaatlara cevap verilmiyor, ama dışarıdan biri geliyor ve bunu kapattırıyor.
O olay, yaşadığımız işkencelerin mutlaka anlatılması gerektiğini ortaya
çıkarttı. Ama biz yine de ailelerimize işkence gördüğümüzü söylemedik.
Üzmemek için mi?
Üzmeyelim diye. Ama sol grup, böyle değil. Annesiyle görüş kabinine girdiği anda
feryadı basıyor. Onlar da hemen oradan çıkıyor, Başbakanlık’ın önüne gidiyorlar.
Aileleriyle ellerini arkada tutarak görüşüyordu arkadaşlarımız, şişlikleri
görmesinler diye. Ben hiç ailemi ziyarete istemedim. Sadece açık görüşte,
bayramlarda benim ailem geldi. Bizde yaşadıklarımızı abartma değil de, azaltma
gibi bir özellik var. Genel olarak bir ülkücü karakteri bu. Ben cezaevinde
arkadaşlara yazı yazın, şiir yazın dedim. Bir kompozisyon yarışması verdim.
Orada kader konusunu inceleyeceksiniz dedim. Cezaevindeki arkadaşlarımız
içersinden edebiyatçı, şair, roman yazarı çıkmalı. Bunları yalnız onlar
yazabilir. Ancak, tevekküle sahip olan birisinin acılarını dışarıya
yansıtabilmesi, o acılarından şikayet ederek bir roman, bir hikaye, bir şiir
çıkartması son derece zordur.
Bunu bir eksiklik olarak görüyor musunuz?
Biz elbette kaderimize değil ama yaşadıklarımıza isyan etmeliydik. Bu kadere
isyan değildi ki. Kadere karşı gelmek değildi.
Bir hamlık vardı o zaman hepinizde.
Aslında bu hayat görüşünde bir hamlık değil. Başkalarının hayatını sona erdirmek
Allah’ın iradesindedir. İşkence, zulüm, dinimizin reddettiği bir eylem.
Haksızlık ve adaletsizlik kabul edilmeyecek bir yaklaşım. Tabii bunu kendimiz
yapmadığımız için başkasının yapmasını da istemiyoruz, karşı çıkıyoruz. Fakat
dışarıya feryat ederek, ağlamak, sızlamak, bağırmak, çağırmak da onurumuza
yediremediğimiz şeyler.
Bunun altında biraz kibir de var ama...
Kibir mi dersiniz, gurur mu dersiniz yoksa bu feryadı da aşağılanma gibi
algılayan bir psikoloji mi? Biz bu kötü muamelelerin hepsini beraber yaşadık.
Sola ne yapılmışsa, bize de aynısı yapıldı. Ama solda isyan kültürü var. Bu
isyan kültürünün getirdiği tahrikle karşı tarafta çatışma ortamına daha fazla
girme eğilimi var.
Size işkence yapanlarla daha sonra hesaplaştınız mı?
Hayır. Yedi buçuk sene kaldım içerde. Zeki Kaman, beni ilk yakalayan komiser
haber gönderdi, “Kesinlikle ben işkence yapmadım. Dürüst Oktay yaptı“ diye.
Dürüst Oktay haber gönderdi bazı kişilerle, “Ben yapmadım, Zeki Kaman’lar yaptı”
diye. İkisi de birbirlerini suçladılar. Sonra Zeki Kaman gece rüyasına
girdiğimi, çocuklarını okula gönderemediğini, korktuğunu, kesinlikle ilgisinin
olmadığını söyledi. Ben de “Biz hukuk dışında asla bir şey düşünmeyiz.
Çocuklarına yönelik en küçük bir kaygı içerisinde bulunmamalıdır. Çocukları
okullarına gitsin.” diye haber gönderdim. Ama herhalde vicdanı çok rahat etmedi,
bir trafik kazasında çok ciddi şekilde ağır yaralandı, arkasından da, vefat
ettiğini duydum.
Dürüst Oktay?
O hâlâ görevli.
Hiç yüz yüze gelmediniz mi?
Hayır.
Bana niye bunu yaptın, ne hissettin, bunu nasıl yapabildin, sen insan mısın
vs. demek istemediniz mi?
Bunlar sorulmalı, hala soruyoruz ama ben yasanın dışında bir şey düşünmedim.
Yasal yönden de yapacağımız kadarın yaptık. İkisi hakkında dava açtım ama bunu
nasıl delillendireceksiniz? Ben savcılığa başvurdum. Mahkemeye gelen doktor
raporlarında kafamda bir yarık, parmağımda yanık izi, ayak tırnağımın deforme
olduğu, kollarımın altında, omuzumda çürümelerin olduğu yazılmış. Ama mahkeme
“Bunların işkenceden dolayı bir iz olduklarına dair delile rastlanmamıştır”
diyor. O zamanki savcı Nurettin Soyer’in, işkence sırasında yüzünü gördüğümü,
gözlerim bağlıyken ayakkabısı ve pantolonunu gördüğümü, sonra bir ara falaka
sırasında yüzünü gördüğümü ifade ettim. “Peki bunu delillendirebilir misin?”
diyorlar. Ben kiminle delillendireyim?
Beraat ettiler.
Beraati bırakın, soruşturma bile açılmadı. Yargılanmadılar. Ben koğuşa
geldiğimde kapıya çıkartılıyordum Mamak’ta. Dışarıya güneşe karşı oturtuluyorum.
Ayaklarımın altını güneşe tutuyorlar. Ayaklarımın altı üç defa kavladı benim.
Her tarafımdan cerahatler akmaya başladı.
Niye öyle yapıyorlar?
Tedavi olsun diye! İşkenceden geldiğim için cereyandan dolayı susuz kalıyordu
vücudumuz, bir de ayaklarımızın altına vurulduğu için onlar böyle yapıyordu.
Yine de inanamıyorum, niye yüzleşmek istemediniz? Yani kaba kuvvet göstermek
durumunda değildiniz. Gel bakayım, ilaç mı alıyordun, ne düşünüyordun demediniz.
İşkence öğretiliyor herhalde. Yahut ilaç mı veriyorlar onlara?
Bilmiyorum. 79’da Ankara Emniyeti’ne götürülürken kapının önünde benim kolumdan
tuttu bir polis, dedim ki “Benim kolumdan tutma. Ben Türk gençliğini temsil
ediyorum. Hırsız değilim, terörist değilim, vatan haini değilim.” O zaman bir
komiser dedi ki: “Bırak kardeşim dokunma, zaten bıraksan da kaçmaz.” Asansöre
bindim aynı polisle, yukarı çıkıyoruz. “Sen kolundan tutulamaz adam mısın?”
dedi. Hiç seslenmedim, gözüne baktım sadece. “Bakma gözüme” dedi. Sonra da geldi
bir başka görevli, “Dokunma kardeşim, sen buraya kadar getirirsin, buraya teslim
ettiğine göre seni ilgilendirmez” dedi. 12 Eylül’den sonra C 5’teyim. Birden
bire mideme güm güm vuruldu. Bütün organlarım ağzımdan çıktı zannettim. Sonra
dedi ki vuran: “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı.”
–Aa aynı adam!
–“Sen” dedi, “Bir zamanlar kartaldın. ‘Kolumdan tutulamaz’ dedin.” Gitti geldi,
fırsat buldukça vurdu bana. O “Bir zamanlar kolundan tutulamazdı” sözü, 79’u
hatırlattı. O zaman kolumdan tutan kişi, sarı, yüzünde çiller bulunan, uzun
boylu, saçları dökük, asker tıraşı gibi saçlarını tıraş eden bir polisti.
Öğrendiniz mi sonra kim olduğunu?
Öğrenemedim. Şöyle bir örnek daha vereyim. İstiklal Marşı söylenecek. Hep
beraber sıraya geçiriliyoruz. Diyorlar ki, “İstiklal Marşına başla.” Topluca
söylüyoruz ama bağırarak söyleyeceksiniz. Birisi elinde copla dürtüklüyor. Şimdi
ben İstiklal Marşı için hayatını vermeye hazır birisiyim. Bana İstiklal Marşı
zorla söylettiriliyor.
Bu müthiş bir paradoks
Evet. Ben bunun için mücadele ettiğime inanıyorum. Kavgaya bu değerin korunması
için girmişim. Ama bana İstiklal Marşı söylettirilmek için cop kullanılıyor. Ben
diyorum ki kendime, bunu bağırarak söylesem, korkudan söylemişim gibi algalınır,
söylemesem, o zaman darba maruz kalıyorum. Böyle bir ikilem yaşıyorum. Hücrede
yatan devrimci bir arkadaşa dedim ki, “Ben senin yerinde olsam çok rahat
olurdum. Mesela Rusya’da esir düşsem, Enternasyonal Marşını söyletmek isteseler
söylemem. İşkence yapsalar dayanırım, direnirim. Bunun için gerekirse sürünürüm.
Söyletemez kimse bana. Ama burada bana İstiklal Marşımı sanki cop kullanarak
söyletiyorlar. Bunu içime sindiremiyorum. Sesini hiç çıkartmadı. İstiklal Marşı
benim de marşımdır demedi. İstiklal Marşı söylememekten dolayı mahkemeye giden
arkadaşlarımız oldu. Hakim bile anlayamıyor bunu. Aslında anlıyor ama sonuçta
önüne gelen dosyaya göre davranıyor.
Bütün bu yaşadıklarınızı, Türkiye’de işkencenin bütünüyle ortadan
kaldırılması için dava haline getirmemek, bir ufuksuzluk, dar görüşlülük değil
mi?
Hayır. Bununla ilgili belli çabalarım oldu dışarı çıktıktan sonra. Ankara’da
Abdi İpekçi Parkında ölüm orucu tuttu ailelerimiz. Bunları duyurmak için.
Cezaevinde biz açlık grevi yaptık. Tabii ölüm orucu inançlarımıza ters geldiği
için biz yapmıyoruz. İnsanın başkasına zulmetmesi ne kadar yanlışsa, kendisine
zulmetmesi de aynı derecede yanlış. O yüzden açlık grevi yaptık. Avukatlarımız
aracılığıyla haber gönderdik dışarıya ama hiçbir gazetede yayınlattıramadık.
Taha Akyol, o zaman Tercüman’da yazıyordu. Haber yolladım ona, dedim ki, hiç
olmazsa aileleri karşısına çıkartılıp, Türk’üm, doğruyum, çalışkanım diye
ilkokul çocuklarına söylettirilen marşları çocuklarının karşısında nasıl
söylediklerini yazsınlar. Onun üzerine Taha Akyol köşesinde yazdı. Sonra ben bu
muamelelere maruz kalmış çocukların hukuki durumlarını takip etmek üzere vakıf
oluşturdum. Her fırsatta, Meclis’te olduğumuz dönem içerisinde de işkencenin
tümüyle ortadan kaldırılması gerektiğini söyledim.
Manisalı Gençler Davası’nda sesinizi çıkardınız mı?
Çıkarttım. Kimsenin işkence yapmış olmaktan dolayı hukuka veya başka bir
gerekçeye sığınarak kendisini mazur göstermesini asla kabul etmediğimizi, orada
en azından bu talimata direnmesi gerektiğini ifade ettik. Ben cezaevindeyken de
solcuların işkence görmesine dayanamayıp, bağırdığım. Solcular için hücrede
yattım
Nasıl oldu?
Tecrit hücrelerinde yatıyoruz. Bir gün sol görüşe sahip birini hücrenin
içerisinde yatırdılar. Ayağını kapının demir parmaklığı arasından dışarı
çıkarttılar. Ayaklarının altına vuruyorlar. Önce hiç sesi çıkmadı. Ondan sonra
ufak ufak sesler çıkmaya başladı, sonra bağırmaya başladı. Onun üzerine ben
bağırdım hücremden. “Yetti be, yeter artık!” dedim. Geldiler, kapımı açtılar.
“Sen ne diyorsun?” dediler. Dedim ki: “Yeter artık, insanız biz.” Kaptılar beni
götürdüler. Komutanların karşısına çıkardılar. Bir tanesi dedi ki: “Allah Allah
sen Muhsin Yazıcıoğlu’sun öyle mi? Sen niye askere karşı geldin?” Olayı
anlattım. “Sana ne?” dedi. Dedim ki: “Ben insanım, biz insanız.” O da diyor ki:
“Bu, senin dışarıda dövüştüğün adam.” Ondan sonra da hücre cezasına
çarptırıldım.
Sizce işkenceciler özel olarak mı yetiştiriliyor?
Şili’yle ilgili bir film seyretmiştim. O filmde, bir cezaevi yaşantısı
gösteriliyordu. Onu seyredince, sanki Mamak’ta biz yaşıyormuşuz gibi hissettim.
Demek ki bu daha global bir proje. Türkiye’de de herhalde sorgulama metotları
ile ilgili eğitimi bizimkiler biraz dışarıdan alıyor. 12 Eylül öncesinde
sağcıları sorgulamak üzere özel bir grup, solcuları sorgulamak üzere özel bir
grup oluşturulmuştu. İhtilalden sonra da Ankara’da solcular başka bir yerde
sorgulandı, sağcılar Mamak’ta C 5’te sorgulandı. Başka yerlerde de benzeri
şeyler yapıldı. Onun için ülkücülerle ilgili görevlendirilmiş polislerde
ideolojik husumet de arandı. O bakımdan tesadüfen seçilmiş kişiler olduğu
kanaatinde değilim. İşkenceci portresini, işkencecinin kendisine tarif ettirmek
lazım. Yani bu her insanın yapabileceği bir iş değil. “Ben kamu görevlisiyim,
bana söyleneni yapıyorum” diyemez bir insan. Akşam gidince nasıl çocuklarıyla
oturacak, nasıl yemek yiyecek? Yani sağlıklı oldukları kanaatinde değilim. Eğer
bütün yaptıklarına rağmen sağlıklı kalabildiyse o zaman bir arıza var onda
demektir.
Yani arızalı adamları mı tek tek buldular, yoksa onları senelerce eğittiler
mi?
Tabii sistematik bir şey bu, münferit değil. Ben sistematik olarak
yetiştirildikleri, eğitildikleri kanaatindeyim.
Şu anda nedir durum?
Şu anda Emniyet’te bir hayli düzelme olduğunu görüyorum. Ama işkencenin tamamen
bitirildiğini söylememiz mümkün değil. Yer yer buna benzer şikayetler ulaşıyor.
Kafanızdaki soyut devletle, hayatın somut devleti arasındaki fark, sizi nasıl
etkiledi? Bir deprem yaşadınız mı? Biz kandırılmışız dediniz mi?
Yani öpmek istediğimiz bir el tarafından dövüldüğümüz hissine kapıldık mı? Ben
aslında öpmek istediğim bir el gibi görmedim. Mücadele hayatımda da, bir yerin
görevlisi değildik biz. Spontane bir şekilde çıkmışız, köyden gelmişiz, bir
mücadelenin içerisinde kendimizi bulmuşuz. Üniversitelerde, sokaklarda
kamplaşmalar oluşmuş. Adeta tam bir milli refleks içinde, yaşamak, okumak için
mücadele etmek mecburiyetinde görüyorsunuz kendinizi. Nasıl ki göz kapaklarınız
iradeniz dışında herhangi bir tehlikeyi gördüğünde refleks gösterirse, bir
milleti de bir vücut gibi gördüğünüzde, onun tabii refleksleri içerisindedir
milliyetçiler, ben böyle görüyorum.
Gerçekten devletin sizleri kullandığı hissine kapılmadınız mı?
Kullanıldığınız kavramı biraz ağır buluyorum; ama istismar edildiğimizi
görüyorum. Bütün gençlik istismara uğramıştır. Bir zamanlar okullara sığmadık,
mahallelere sığmadık, şehirlere sığmadık, Türkiye’ye sığmadık, birbirimizi
sığdırmadık. Ama arkasından iki buçuk metrekarelik hücrelere sığdık. Dışarıda
birlikte yaşayamayanlar, hücrelerde birlikte yaşamaya mecbur oldular. Dışarıda
birlikte yaşamanın yolunu bulamayanlar, hücrede birlikte yaşamanın kültürünü
geliştirebildiler. Onun için yeni gençliğe benim tavsiyem, nüansları
derinleştirerek farklılığa dönüştürmek ve onları bir çatışma sebebi yapmak
yerine, nüanslarımızı zenginlik sayarak, fikirlerimizi, yaşama tarzlarımızı
birbirimize dayatmadan, birlikte yaşamanın yolunu bulmak zorundayız.
Ruhunuzda ve bedeninizde ne tür etkiler bıraktı işkence?
Öncelikle müthiş bir tecrübe birikimi oluşturdu, çok acı olsa da. Çünkü kendi
bedenlerinde işkenceyi yaşamış, haksızlığı yaşamış insanlar olarak, işkencenin
olmadığı bir dünyayı sağlamak istemek ve bunun için, gerekirse her türlü
fedakarlığı göze almak kültürünü geliştirdi.
Bu olumlu kısmı, olumsuza gelelim.
Herhalde bunlar bedenimizde zaman içerisinde çıkıyor. Bazı arkadaşlarımız çok
erken yaşlarda bunun tahribatlarını yaşıyorlar. Ben bedenen çok şükür
sağlıklıyım. Belki iç dünyamızı diri tutan, bizim bir özelliğimiz olan
inançlarımızdan kaynaklanan bir sabır kültürü var. İnançlarımız bizi
öbürlerinden çok daha fazla korumuştur. Mesela ben beraber yattığım Dev–Genç
genel başkanına diyordum ki, şimdi senin işin benden daha zor. Sen cezaevinden
çıktığın zaman elli yaşına gelmiş olacaksın, ondan sonraki durumun ne olacak,
evlenecek misin, çocukların olacak mı, bütün bunları düşünüyorsun. Çünkü o
sabaha kadar çok fazlaca uyumadan kalırdı. Ben kalkıyorum, seccademi seriyorum.
Namaza durduğumda başka bir âleme gidiyorum, burada yaşamıyorum. Beni tedavi
eden böyle bir avantajım var. Bu da ruhi tedavi imkanı veriyor bize. Dolayısıyla
bu ağır travmaya rağmen, hem bedenen, hem de ruhen sağlıklı kaldığımı
düşünüyorum.
İşkenceyi önlemek için öneriniz var mı?
İşkenceyi bir metot olmaktan çıkartmak ve en ağır şekilde suç kapsamına
sokulmasını sağlamak için bütün siyasi kadrolara çağrıda bulunuyoruz. Onunla
ilgili yasal düzenlemeleri Türkiye zaten büyük ölçüde yapma çabası içinde. Ama,
bu konu daha somut bir şekilde, Avrupa’nın bir talebi, dışarının bir dayatması
olarak değil, Türkiye’nin hem devlet ve hem de millet meselesi olarak ele
alınmalı. Cezaevinden çıktıktan sonra, Konya’da bir arkadaşımızın düğününe
gitmiştim. Hemen cezaevinden çıktıktan sonraki dönem. Akşam oturduk konuşuyoruz.
Hanımlar bir taraftalar, beyler bir tarafta. Sabaha kadar sohbet ettik. Tabii
epeyce gülüşmeler falan oldu. Sordular sabahleyin hanımlar, “Niye o kadar
güldünüz?” Dedi ki arkadaşlar: “Mamak’ta yaşadıklarımızı anlattık.” “Allah
Allah, bizi niye o kadar ağlattınız peki?” Şimdi yaşanmış olan öyle şeyler var
ki, çok aşağılayıcı, ruhen ezici şeyler. Ama sonradan anlatırken gülünüyor.
Mesela komutan koğuşa girdiğinde demir parayı atıyor yere. Orda duran birine
diyor ki “onu al”. Parayı almak için ranzanın altına girmesi lazım. Ranzanın
altına girdiği zaman da copla dövüyorlardı.